Bir varmış bir yokmuş, sıcak bir yaz gününde ormanda gezinen aç bir tilki varmış. Sabahtan beri hiçbir şey yememiş, karnı zil çalıyormuş. Yiyecek ararken bir bağ evinin bahçesine gelmiş. Bahçede, asmaların üzerinde salkım salkım, mis gibi olgunlaşmış üzümler sarkıyormuş. Üzümler öyle mor, öyle taze, öyle iştah açıcı görünüyormuş ki tilkinin ağzı sulanmış. "İşte tam bana göre bir öğle yemeği!" diye sevinmiş.
Ama bir sorun varmış: Üzümler oldukça yüksekte, tilkinin boyunun çok üstündeki bir çardağın üzerinde asılıymış. Tilki önce ayaklarının ucunda yükselip uzanmaya çalışmış ama yetişememiş. Sonra biraz geri çekilip koşarak zıplamış; havaya sıçramış ama üzümlere değememiş bile. Bir daha denemiş, bir daha, bir daha... Her seferinde var gücüyle sıçramış ama üzümler hep parmaklarının birkaç santim ötesinde kalmış.
Tilki yorulmuş, nefes nefese kalmış. Tüyleri toza bulanmış, bacakları ağrımaya başlamış. Yine de o güzelim üzümlerden vazgeçemiyormuş. Bir taşın üstüne çıkıp zıplamayı denemiş, olmamış. Yakındaki bir kütüğü sürükleyip üstüne tırmanmaya çalışmış, o da işe yaramamış. Onlarca kez denemiş ama bir türlü o tatlı üzümlere ulaşamamış. Sonunda iyice bitkin düşmüş ve pes etmek zorunda kalmış.
Ama tilki, başaramadığını kabul etmek yerine burnunu havaya kaldırmış ve küçümser bir tavırla üzümlere bakmış. "Zaten bu üzümler hiç de olgun değilmiş," demiş kendi kendine yüksek sesle. "Şuna baksana, kesin ekşidir bunlar! Ekşi üzüm yenir mi hiç? İyi ki yiyemedim, yoksa ağzım büzülürdü. Ben zaten bu ekşi üzümleri istemiyordum." Böyle söyleyip burnunu kaldırmış ve sanki üzümleri hiç umursamıyormuş gibi çekip gitmiş.
Oysa herkes biliyormuş ki o üzümler gerçekten olgun, tatlı ve nefismiş. Tilki onlara ulaşamadığı için "ekşidir" deyip kendini avutmuş. Aslında üzümlerde bir kusur yokmuş; kusur, tilkinin ulaşamaması ve bunu kabul edememesindeymiş. Başarısız olduğunda "Ben zaten istemiyordum" demek, en kolay ama en yanıltıcı yolmuş.
Çardağın üstündeki bir serçe bütün bu olanları izlemiş ve arkasından söylenmiş: "Ah tilki, keşke 'Bugün ulaşamadım ama yarın bir yolunu bulurum' deseydin. Elde edemediğin şeyi kötülemek, onu değersiz yapmaz; sadece seni kendi gözünde avutur." Gerçekten de bir başarısızlığı bahaneyle örtmek, insanı olduğu yerde bırakırmış. Oysa denemeye devam eden, bir sonraki sefer belki bir merdiven bulur, belki bir dosttan yardım ister, belki başka bir yol keşfedermiş.
Böylece bu küçük masal, dilden dile dolaşmış ve insanlar elde edemedikleri bir şeyi hemen küçümsemenin ne kadar kolay bir kaçış olduğunu anlamış. Bir işi başaramadığında onu kötülemek yerine, ya daha çok çalışmayı ya da dürüstçe "başaramadım" demeyi öğrenmek gerekirmiş. Ekşi diye küçümsenen nice üzüm, aslında tatlıymış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.